Tülay'ın Atkısı

In Memoriam

Sientje Abram (1931-1942) ile ilgili hiçbir hatıra yok. Onu tanıyan neredeyse herkes öldürüldü. Babası, annesi, üç erkek kardeşi, teyzeleri, dayıları, halaları, amcaları, kuzenleri, sınıf arkadaşları, komşuları. Sientje’nın hiç fotoğrafı yok. Hiç şüphesiz bir fotoğrafı vardı bir zamanlar. Anne ve babası, Rapenburger Sokağı’ndaki evlerini terk etmeden önce Sientje’nınkilerle beraber diğer fotoğrafları da bir akraba ya da komşuya emanet etmiş olmalılar. Ancak çok geçmeden o akraba da o komşu gibi oradan ayrıldı. Belki de anne ve babası fotoğrafları yanlarına almışlardı; önce Westerbork sonra da 1942′de Eylül’ün ilk pazartesi günü Westerbork’tan nereye gittiği belli olmayan o trende. Öyle olduysa Auschwitz’de yok edildiler. Tıpkı o fotoğraftaki kız gibi. Sientje Abram sıradan bir Amsterdam kızıydı. Babası mezarcı, annesi ise ev kadınıydı. En büyük abisi Izak bir büroda çalışıyordu, Mozes terzi yamağı, Aron ise öğrenciydi, tıpkı Sientje gibi. Sientje ile ilgili hiçbir şey bilmiyoruz. Şarkı söylemeyi mi ya da daha ziyade resim çizmeyi mi severdi? Sarışın ya da esmer miydi, peki ya saçları kıvırcık mıydı? Bilye oynamakta mı, ip atlamakta mı yoksa hesap konusunda mı ustaydı? Anne ve babasının yatak odasında duran çocuk sandalyesi onundu. Bebekken onda oturmuş olmalı. Saçında da kocaman bir kurdele. Evet evet saçında mutlaka bir kurdele olmuş olmalıydı.“*

Heinz Felix Geiringer (1926-1945), Karl May’in kitaplarına bayılıyordu. O ve üç yaş küçük kız kardeşi Eva, Yaşlı Shatterhand ve Winnetou rollerini oynamayı seviyordu; Heinz, Winnetou oluyordu. Kız kardeşini, yaşlı bir adam olduğunu ve yapayalnız öleceğini söyleyerek ağlatıyordu. Daha yedi yaşındayken tek gözünü kaybetmişti. Beş yıl sonra okulda Yahudi olduğu için dövülmüştü. Geiringer ailesi Avusturya’dan taşınma kararı aldı. Yolculuk da onları sonunda Amsterdam’da Merwedeplein’de eşyalı bir eve getirdi. Heinz ile Eva bir odayı paylaşıyordu ve Heinz piyanoda Bei mir bist du sheyn‘i çalıyordu. Heinz aşık olduğunda Eva’nın yüreği kıskançlıkla doldu. 5 Temmuz 1942de Heinz Almanyada polis gözetiminde olası bir çalışma durumu için’ kendini yazdırmak üzere çağrıldı. Tüm aile saklandı. Eva ve Annesi Amsterdam’da, Heinz ve babası Soestdijk’de. Eva, abisini ziyarete gittiğinde ona sarılıp hasret gideriyordu. Heinz şarkılar besteliyor, resim yapıyor, şiirler yazıyor ve İtalyanca öğreniyordu. 10 Mayıs 1944te babasıyla birlikte saklanacak başka bir yere geçtiler. Ertesi gün tıpkı annesi ve Eva gibi tutuklandılar. 17 Mayıs 1944te Westerborka vardılar. 19 Mayıs 1944te doğuya gönderilmek üzere bir araca bindirildiler. Eva, abisini en son Birkenau’daki platformda seçilecekler arasında gördü. 7 gün süren zorlu bir yürüyüşten sonra Heinz Geiringer 25 Ocak 1945te Mauthausene vardı. Ona 119737 numarası verildi. 22 Nisan- 10 Mayıs 1945 tarihleri arasında Mauthausen ya da ona bağlı kamplardan birinde öldü.“*

Ellen Margit Freimann (1927-1942), “In Memoriam” Sergisinden, Amsterdams Stadsarchief, Foto: T. Kazancı, 2012.
Willij (Willy) Joannes Cambridge (1933-1943), “In Memoriam” Sergisinden, Amsterdams Stadsarchief, Foto: T. Kazancı, 2012.

Geç duymuş olmanın telaşıyla biraz koşturarak, biraz da çekinerek gittim 20 Mayıs’ta sona erecek olan In Memoriam sergisine. Amsterdam Şehir arşivinde ücretsiz olarak gerçekleştirilen bu sergi Guus Luijters ve Aline Pennewaars’ın büyük çabalarla topladıkları çocuk fotoğrafları, çeşitli belgeler, kişisel eşyalar ve hikayelerden oluşuyor. Ne yazık ki, 2. Dünya Savaşı sırasında Hollanda’dan toplama kamplarına gönderilen ve orada yaşamlarını yitiren 18.000 Yahudi ve Çingene çocuğun bulabildikleri kadarıyla sergiledikleri fotoğraflarından oluşuyor bu sergi. Büyük salona adımımı atar atmaz arkalı önlü iki büyük sıra halinde onlarca çocuk ve genç fotoğrafı, altlarında önce isimleri, sonra doğum tarihleri ve yerleri ve yine onun altında ölüm tarihleri ve yerleri. Bu kadar ışıldayan göz, birkaç yıl sonra başlarına gelecekleri en kötü kabuslarında bile göremezdi. Tek tek fotoğraflar ve isimler arasında dolaşır ve her bir çocuğun başına gelenleri düşünürken birden gözüme ilişen bir not ve kurumakta olan bir gül, acının hala ne kadar taze olduğunu gösteriyordu. Bu not, kardeşi André Herman Ossendrijver‘i (1941-1943) bu korkunç katliama kurban veren bir ablanın daha bir ay önce burada sergilenen resminin önüne iliştirdiği bir tutam özlemdi. Benim için serginin en can acıtan anıydı bu. Başından beri kendime sakladığım gözyaşlarıma işte o noktada artık sahip olamadım.

André Ossendrijver’ın ablasından not, “In Memoriam” Sergisinden, Amsterdams Stadsarchief, Foto: T. Kazancı, 2012.
André Herman Ossendrijver (1941-1943), “In Memoriam” Sergisinden, Amsterdams Stadsarchief, Foto: T. Kazancı, 2012.

Bu serginin kitabını da hazırlayan Guus Luijters ve Aline Pennewaard’ın da amaçladıkları şey aslında neredeyse 70 yıl önce yaşanmış bu acıların hala ne kadar taze olduğunu göstermek bana kalırsa. Son yıllarda toparladıkları fotoğraflar, belgeler ve hikayelerle, bir savaşın yaşamdan koparttığı minik canlara yeniden bir hayat veriyor, onların bir zamanlar var olduğunu, aileleri ve dostları için önemli olduklarını gösteriyorlar. Duvarlarda isimleri yazan 18.000 isim acımasızca gaz odalarında ölürken, fotoğraflarıyla bize “somut” olduklarını gösteriyorlar.

Serginin ikinci kısmında bu çocuklar arasında 15 tanesi büyüteç altına alınmış ve onların hikayeleri daha bir ayrıntılı cam vitrinlerle anlatılmış. Önce kısa bir öykü, sonra aile albümleri, doğum kartları, kıyafete diklen sarı bir Yahudi yıldızı, bir bebek çıngırağı… Burada sergilenen 15 vitrinden biri de Anne Frank’a ait. Artık bir sembol haline gelen,  öyküsünü yazdığı hatıra defterinden onu tanımayan, bilmeyen yoktur sanırım. Dilimize Can Yücel’in çevirisiyle kazandırılmış olan bu hatıra defteri o yıllarda yaşananlara çocuk gözünden ışık tutması açısından son derece önemli. Belki diğer çocuklardan ayrılan, biraz da kahramanlaştırılan bu vicdanlı, akıllı ve sevimli küçük kız aslında diğer çocuklar gibi, onlardan biri olarak listelere adı giren 18.000 çocuk arasında bir isim. Serginin düzenleyicilerinden birinin de söylediği gibi “aslında başta hikayesi ön plana çıkarılan 15 çocuk arasına koymayacaktık onu, zaten onun hakkında çok şey bildiğimiz için. Ancak öte yandan onun diğerlerinden farklı değil, tam olarak onlar gibi olduğunu vurgulamak için onu dahil ettik”. Burada resmi olan, resmi olmayan ancak adı duvarlarda yazan her bir çocuk Anne Frank gibi birer kahramanlar. Sientje gibi geride onu tanıyan, onunla ilgili bir anıyı anlatacak kimse kalmasa da bizlerin onu, onları unutmaması lazım.

Abraham Mozes (Bram) Davidson (1942-1943), “In Memoriam” Sergisinden, Amsterdams Stadsarchief, Foto: T. Kazancı, 2012.
“In Memoriam” Sergisinden, Amsterdams Stadsarchief, Foto: T. Kazancı, 2012.

Bu sergi, bugün hala dünyanın çeşitli yerlerinde devam etmekte olan savaşlarda hayatlarını yitiren bebeklerin, çocukların ve gençlerin varlığının farkına varılması için de sarsıcı bir uyarı niteliği taşıyor. Her nerede olursa olsun, ne sebepten olursa olsun büyüklerin şiddetine maruz kalmış tüm çocukların hatırası önünde saygıyla eğiliyorum. Tıpkı paylaştığım son fotoğraftaki beyaz bir ayıcığa iliştirilmiş notta Ede kentinden küçük Anna  gibi ben de “tüm çocuklara” derin üzüntümle birlikte bir çocuk korosunun seslendirdiği çok sevdiğim bir Yiddiş şarkıyı hediye ediyorum.
*Alıntıladığım iki paragraf, sergi metinlerinden yaptığım çevirilerdir.
Bu yazı Tülay’ın Atkısı‘nda ilk kez 17.05.2012 tarihinde yayınlandı.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *