Işıklar altında
Bakmak ve görmek arasındaki fark çok zaman tartışılır. Ne zaman görmeye başlarız? Bunun formülü var mıdır? Bazen en sık gördüğümüz/ karşılaştığımız kişileri/şeyleri tam anlamıyla “göremediğimizin” ya da “kavrayamadığımızın” farkına vardığımızda bir şaşkınlık alır bizi, çünkü çoğu zaman onu kendi duygusal süzgecimizden geçirip kendimizce anlamlandırdığımızın farkında değilizdir. Bunu bazen müzelerde resimlerin karşısındayken hissederim. Belki de defalardır karşısında durduğum resimdeki bir ayrıntının nasıl olup da onca zamandır gözümden kaçtığının ya da yanımdaki kişi göstermese belki de hiçbir zaman o ayrıntıyı görmeyeceğimin bilinci beni sarsar. Bazen de bu ayrıntıları fark edemiyor oluşumuzda bizim payımız çok azdır ya da yoktur. Bunu da geçen hafta Den Haag kentindeki Mauritshuis Müzesinin bir basın açıklaması ortaya koydu.
Hollanda resmi deyince akla en çok gelen yapıtlardan biri olan İnci Küpeli Kız ile ilgili bir araştırma şaşırtıcı sonuçlar verdi. “İnci Küpeli Kız Sahne Işıkları Altında” adını verdikleri araştırma yaklaşık iki yıl önce müze ziyaretçilerinin gözleri önünde başlamıştı. Uluslararası bir ekip ile bu ekibin başında bulunan Abbie Vandivere, 1994 yılında kapsamlı bir restorasyondan geçen bu önemli yapıtı non-invasive yani müdahalesiz inceleme teknikleriyle daha da yakından tanımak üzere yola koyuldu. 2018 yılında başlayan araştırmaların amacı yeni bir restorasyon değil, son 26 yıl içinde araştırma ve görüntüleme teknolojisinde meydana gelen gelişmelerden yararlanarak bu önemli yapıtla ilgili daha da fazla bilgiye ulaşmaktı. Bunu yaparken de birkaç soruya yanıt bulmaya çalıştılar. “Vermeer bu resmi yaparken ne gibi adımlar attı?”; “Yüzeyin altındaki tabakalarla ilgili ne bulabiliriz?”; “Resim mikroskopun altında nasıl görünüyor?”; Ressam hangi malzemeleri kullandı ve bu malzemeler nerelerden geldi?”; “Optik etkiler yaratmak için Vermeer ne gibi teknikler kullandı?”; “Vermeer resmi tamamladığı gün resim nasıl görünüyordu ve zaman içinde nasıl değişti?”. Ben size burada yapılan açıklamalar doğrultusunda kısa bir özet sunmaya çalışacağım.

Işığın ressamı Vermeer bu etkileyici resmi 1665 yılında yaşadığı Delft kentinde yaptı. Resmi kimin sipariş ettiği belli değildir ve resimdeki kişinin kim olduğuyla ilgili de çokça spekülasyon vardır. Mauritshuis ve birçok uzman bunun bir portre olmadığı görüşünde hemfikir. Hollandacada bu türden yapıtlara tronie adı veriliyor. Bunlar hayali kişilikler olabildiği gibi, zaman zaman Rembrandt örneğinde de rastladığımız üzere ressamın kendisi de olabiliyor. Burada önemli olan resmedilen kişinin gerçekteki haliyle hem fiziksel hem de karakter olarak benzerliği değil, onun duruşunu ve belirli duygu ifadelerini yansıtmaktır. Vandivere her ne kadar kızın üstündeki sarı ceketin 1660’larda giyilenlerle benzerliğini belirtse de kızın kafasındaki türbanın o yıllarda çok moda olan o “egzotiklik hissini” vermek üzere bir kostüm olduğunu vurgular. Bazen de Doğu’yla, egzotik olanla özdeşleştirilen “Türk” betimlemesi (Turkish turban/ in Turkish fashion) kullanılır. Hatta bazı envanterlere göre bu resmin bir pendant‘ı (birbirini tamamlayan iki resimden her biri) da bulunuyordu. Belgeler, Türk kostümlü biri kadın, biri erkek iki tronie‘den bahseder. Diğer pendant‘ın nerede olduğu bilinmiyor ne yazık ki.
Vermeer’in resmi gri astar boya uygulanmış dokuma bir tuval üzerinde çalışmaya başladığı ortaya çıktı. Önceden astarlanmış tuvaller o haliyle satın alınabiliyordu. Ressam daha sonra bu gri astarın üstüne bir de siyah bir boya katmanı eklemiş. Her bir boya katı kurudukça sonraki aşamaya geçmiş. Önce ceketi kontür şeklinde tuvale aktarmış; beyaz yakayı kalın fırça darbeleriyle uygulamış; türbanın duruşunu değiştirerek biraz yukarı doğru kaydırmış ve kulağın şeklini değiştirmiş. Arka plan, yüz, ceket, beyaz yaka, türban ve küpe gibi son detaylar sırayla tuvale geçirilmiş. Yapıtını tamamlayınca da en son sol üst köşeye imzasını atmış. Bu imza günümüzde neredeyse hiç görünmüyor bile, çünkü müzede içinde bulunduğu çerçevenin gölgesi, zaten iyice izini kaybeden imzayı izleyiciden saklıyor. İmzanın neredeyse görünmez olmasının önemli bir sebebi de arka planda kullanılan renklerdeki kimyasal değişikliklerdir. Bu da bizi araştırmanın en şaşırtıcı sonuçlarından birisine götürüyor; arka planda bugün artık görünmeyen yeşil bir perdenin bulunması. Bu perdenin katları diyagonal olarak sol üstten sağ alta doğru kendini gösterir belli belirsiz. Siyah üstüne mavi ve sarı ile meydana getirdiği bu yeşil perde yapıldığı zaman muhtemelen çok etkileyici ve canlı bir renge sahipti ancak yüzyıllar içerisinde gerçekleşen kimyasal değişiklikler o perdeyi bizim gözümüzden saklamış. Aslında ilginç olan detaylardan birisi de Vermeer’in başka resimlerinde figürlerin önünde, resim yüzeyine yakın betimlediği perdeyi bu sefer figürün arkasında kullanma tercihidir. Vandivere canlı yayınlardan birisinde, ressamların 17. yüzyılda da hangi pigmentlerin iyi olup olmadığını bildiklerini belirtti. Ressamlar bazı pigmentlerin zaman içinde renklerini, özelliklerini yitireceğini bile bile, belirli optik bir etki elde edebilmek üzere yine de bu pigmentleri tercih etmişler. Bu arka planda yaşanan renk sorunu tam da bununla ilgili ve bizim hem perdeyi hem de sanatçının imzasını tam olarak göremeyişimizin sebebi de bu.

Pigmentler demişken… 17. yüzyılda beyaz-mavi seramikleriyle bilinen Delft kentinde dünyanın dört bir yanından gelen malzemeler, pigmentler bulunabiliyordu (Michael North’un Hollanda Altın Çağı’nda Sanat ve Ticaret kitabı konuyla ilgili önemli bir okuma sağlıyor). Ultramarin yani Vermeer’in büyük oranlarda kullandığı mavi rengin pigmenti, altından da pahalı lapis lazuli taşından elde ediliyor ve Afganistan’dan geliyordu. Arka planda kullanılan bir başka mavi olan indigo Asya ve Amerika’dan, sarı için kullanılan hammadelerin bir kısmı Meksika ve Amerika’dan geliyordu örneğin. Bu bilgiler, 1994’teki restorasyon sırasında alınan toz tanesi büyüklüğündeki boya örneklerinden elde edilmiş. Renklerin dışında bu güzel kızın cildindeki gölge geçişlerinin narin kuru fırçalarla iki farklı beyaz kullanılarak yapıldığı ortaya çıkmış. Tuvalde fırça kıllarına da rastlamış. Kıl deyince, kaşsız ve kirpiksiz görmeye alıştığımız inci küpeli kızın aslında kirpikleri de olduğu anlaşıldı! Onun o ünlü inci küpesinin inci mi, cam mı olduğu tartışıla dursun, Vermeer’in iki hızlı fırça darbesi ve biraz da boya ile tuvale aktardığı bu inci yanılsamasının kızın kulağı ile herhangi bir bağlantısının, yani küpenin kancası, dahi olmadığı daha da belirginleşti.
Mauritshuis’ün koleksiyonuna dahil olmadan önceki sahibi tarafından 2,30 Gulden’e (bugün yaklaşık 1 Euro) satın alınan bu çarpıcı ve gizemli yapıt her yıl binlerce insanı kendisine çekiyor. Romanlara, filmlere konu olan, bu karantina günlerinde insanların sosyal medyada yeniden yorumladıkları resimler içinde öne çıkan yapıt, “Girl in the Spotlight” projesi ile yeniden gündemde. Projenin başındaki Abbie Vandivere’nin müze sitesindeki blogundan (Girl with a Blog) konuyu daha da ayrıntılı okuyabilirsiniz. Vandivere zaman zaman da müzenin Facebook sayfasında canlı yayınlarla konuyla ilgili soruları yanıtlıyor. Bu proje ile İnci Küpeli Kız, dünyanın en derinlemesine araştırılan ve belgelenen resimlerinden birisi oldu.
***
Resim 1: Girl in the Spotlight Projesi sırasında elde edilen imgelerden oluşturulan bir bileşim (Sylvain Fleur ve Girl in the Spotlight Projesi ekibi)- Görsel, www.mauritshuis.nl sitesinden alınmıştır.


