Tabelaların izinde
Hepimizin çoğu vaktini mecburen evlerimizde geçirdiği bu günlerde seyahat fikri de bir o kadar uzak görünüyor değil mi? Sosyal medyada eski tatil fotoğraflarının özlemle, hüzünle ve biraz da nostaljiyle paylaşıldığını göüyorum. Bu duyguların sorumlusu tüm dünyayı etkileyen bir pandemi olunca beraberinde kabulleniş ve bıkkınlık da geliyor. Önümüzdeki aylarda neler olup biteceğini, yeniden ne zaman seyahatlere çıkabileceğimizi bilemiyoruz. Ancak evlerimizde otururken önceki seyahatlerimizi anımsamak, gelecek seyahatlerin hayalini kurmakta özgürüz. Ben de sizinle dört yıl kadar önce gerçekleştirdiğim bir seyahatimle ilgili bazı detayları (yeniden) paylaşmak istiyorum bugün.
Uzunca bir süredir dört gözle beklediğim bir ziyareti gerçekleştirmek için havaalanına gittiğimde kentte geçireceğim iki yalnız gün için hiçbir hazırlığım olmadığını fark edip kitapçıya daldım alelacele. Elime ilk geçen rehbere şöyle bir baktım. İçinde üç farklı yürüyüş rotasının bulunduğu, yol üzerinde görülecek tarihi yapıların, lokantaların, dükkanların ve ilginç yerlerin açık ve net bir şekilde verildiği haritalar vardı. Her bir yerle ilgili de 3-4 cümlelik kısa bilgilendirme yazıları. Rehberin başında da kent tarihine, önemine dair kısa metinler. Tamam canım yeterliydi işte böylesi minik bir rehber, özellikle de tez hocamın ve sanat tarihi bölümünden arkadaşlarımın da iki gün sonra gelecekleri kenti, geri kalan 5 günde kocaman bir grup olarak beraberce gezecektik. O zaman da zaten rehbere bir daha da bakmayacaktım pek doğal olarak.
Tam tamına 15 yıl sonra Floransa’ya yeniden ayak basmıştım ve ilk sefer göremediğim herşeyi görmeye, görüp de unuttuklarımı -mümkünse- bir daha unutmamaya, lezzetli İtalyan yemeklerini ve şaraplarını mideye indirmeye ve çok da eğlenmeye gelmiştim! Nisan ayı başında, epey sıcak bir havada kente geldim. Hemen küçük bavulumu tren istasyonuna çok yakın bir mesafede bulunan otelime bırakıp kente daldım rehberimle. Rotaları takip ettim, önerdiği ilginç dükkânlara daldım (alışverişe düşkün biri değilimdir ama önerdiği yerler de öyle göz ardı edilir cinsten değildi yani!), ara sokaklara daldım, kenti farklı noktalardan izleme fırsatı buldum. Açıkçası bu rehber beni çok mutlu etti, “iyi ki de son dakikada almışım” dedirtti. Floransa’dan sonra Stokholm, Münih, Milano ve Lizbon için de kullandım aynı rehber serisini, her seferinde de güzel süprizlerle karşılaştım. Keşke Türkçe’ye de çevirseler…


Rehber methiyesinin sebeplerinden birisi, Rönesans’ın başkentine bir sanat tarihçisi olarak geldiğimde bakmayı düşünmeyeceğim birşeye ilgimi çekmesinden; trafik tabelaları!! Bunlar öyle bildiğimiz tabelalardan değil. Her bir köşebaşında neredeyse bir başkasıyla karşılaşmaya başladım. Birini gördükçe bir diğerini görmek üzere yola koyuldum. Sokak sanatı mı demiştiniz?! Bunlar benim kalbimi çaldılar!


Söz konusu trafik işaretlerinin yaratıcısı yaklaşık yirmi yıldır kentte yaşayan Fransız sanatçı Clet Abraham’mış. 2010 yılından beri kentin trafik işaretlerini sticker’lar kullanarak değiştiriyor. Tabii böylesi tarihi bir kentte hemen kabul görmemiş yaptıkları. Ama röportajında söylediği “Sokak sanatı iyi yapıldığında, kent ve kent sakinleri için bir hediyedir” sözlerine katılıyorum tüm kalbimle. Son yıllarda popülerliği gittikçe artan Banksy ve diğer sokak sanatçılarının işlerine baktığınızda da, bulundukları çevreye nasıl değer kattıklarını görebiliyorsunuz. Sokak sanatının birçok örneğine artık Türkiye’de de daha sık rastlanıyor ve özellikle Instagram gibi sosyal paylaşım sitelerindeki fotoğraflardan, bunların nasıl ilgi odağı olduğunu takip ediyorsunuzdur siz de.


Görülecek onca güzel yapı, bahçeler ve gün batımını en güzel haliyle yansıtan Arno Nehri’nin yanı sıra bu trafik işaretlerinin peşine düşmemek elde değil. Her birinin anlatacak bir hikayesi var. Sosyal, politik ya da dini bir yaklaşımı/ mesajı olanlar kadar sadece gülümsetenleri de var. Bunları yapan sanatçının diğer işlerini görmek için bir üstteki paragrafta isminin üstüne tıklamanız yeterli. Her ne kadar Avrupa’da COVID-19’un en ağır vurduğu ülkelerden biri olsa da, İtalya birçok açıdan en vazgeçilmez tatil rotalarından birisi olarak gönlümüzde ayrı bir yere sahip. Tüm bu üzücü zamanlar geride kaldığında yolunuz olur da Floransa’ya düşecek olursa, tüm bir Rönesans medeniyetinin yanı sıra çağımızın güzelliklerinin izlerini de bulmanız mümkün olacak. Bunun için de başınızı birazcık yukarı kaldırmanız yeterli.
***
Bu yazı Tülay’ın Atkısı‘nda ilk kez 21.05.2016 tarihinde yayınlandı.


