Vaha ya da Hofje van Splinter
Hollanda’nın kuzeybatısında bulunan Alkmaar her zaman severek gittiğim, kurulan peynir pazarından dolayı cuma günleri oldukça turistik hale gelen düzenli, güzel ve tarihi bir kent. Pazarın kurulduğu gün tıklım tıklım dolu trenden inen kalabalıkla birlikte kentin merkezine sürüklendiğinizde bile Amsterdam’ın kalabalığı kadar bunaltmadığını söylemeliyim. Yurt dışından misafirlerimi severek götürdüğüm kadar diğer zamanlarda da Jacob Cornelisz. van Oostsanen’ın etkileyici “Son Yargı” betimlemesinin de bulunduğu on beşinci yüzyıla ait St. Laurens Kilisesi; sağlam koleksiyonuyla ve düzenlediği bir o kadar da iyi geçici sergilerle Alkmaar Stedelijk Museum (Kent Müzesi); peynir pazarının kurulduğu meydanda bulunan Rönesans üslubundaki cephesiyle De Waag (ticari malların tartılıp vergilendirildiği bina) ve dar sokakları, kanalları, ahşap köprüleri, küçük dükkân ve evleriyle özgün halini çok başarılı bir şekilde koruyan kent merkezi nedeniyle diğer zamanlarda ben de sık sık ziyaret ederim burayı.


Yaklaşık olarak üç ay kadar önce, tam da COVID-19 nedeniyle evlerimize kapanmadan, bir arkadaşımla buluşmak üzere gittim Alkmaar’a. Epeydir görüşmediğimiz için, müze ziyareti yerine kentte dolaşmaya, bol bol sohbet etmeye karar verdiğimiz güneşli ancak serin bir gündü. Sohbet ederken bir yandan da kentin daha önce görmediğim noktalarına götürdü beni. “Buraya gelmiş miydin?” sorusuyla beraber bir on yedinci yüzyıl yapısının önünde durduk. Cephesindeki bir nişin içinde kumtaşından yüksek kabartma bir kadın betimi vardı; elinde ise aile armasının bulunduğu bir levha. Henüz soyadının kullanılmadığı Ortaçağ’da aileyi, kişileri ayırd etmek üzere kullanılan sembollerden oluşuyor bu armalar. Bu armada sekiz fleur-de-lis (stilize edilmiş zambak çiçeği sembolü) bir de kırmızı üstüne beyaz bir çarpı işareti (Alkmaar kentinin armasında da kırmızı ve beyaz kullanılır) görülüyor. Cephede ayrıca bir başka taş levhada buranın, bu yoksullar evinin, 1646 yılında soylu bir hanımefendi olan Margaretha Splinter tarafından kurulduğu ve yaptırıldığı yazıyor. Hollanda’nın Fransız işgali altında olduğu dönem kaldırılan Margaretha’nın armasının yerine daha sonra (yanlışlıkla) eşinin arması konulmuş. Dolayısıyla her ne kadar kurucu Margaretha olsa da, gördüğümüz arma ona ait değil ne yazık ki.


Hofje adıyla bilinen bu yoksul evleri, Ortaçağ’dan itibaren Hollanda’da ortaya çıkan ve Hollanda’ya özgü yapılardır. Farklı isimler de kullanılmakla birlikte en sık karşılaştığımız Hofje, özünde bir avlunun etrafında gelişen, genellikle tek bir yaşam alanı, bir çatı katı ve/ya kileri olan evlerdir. Bu evlerde genellikle dul kalmış ya da hiç evlenmemiş kadınlar bir arada (ancak her biri kendi evinde) yaşıyor. Daha önce Katolik kilisesinin himayesinde olan yoksullara, Reformasyon’la birlikte varlıklı şahıslar kol kanat germişler. Vasiyetlerine göre (yaşlı) yoksulların barınması ve ömürlerinin son yıllarını bir çatı altında geçirebilmeleri için inşa edilen evlerde yaşayacak olanlar da yine bu kurucu kişinin koşullarına göre seçiliyordu. 50 yaş üstü kadınlar, 70 yaş üstü erkekler, tekstil işçilerinin dul eşleri, hizmetçiler gibi çeşitlendirilebilecek yaş ve meslek kriterleriyle bu evlerin çoğu kadınlar içindi; az sayıda da yaşlı erkekler ve yaşlı çiftler için olanları vardı. Evlerle çevrili bu avluya giriş çıkış için kullanılan kapı genellikle akşamları belirli bir saate kapanıp, sabahları da erkenden açılıyordu. Burada yaşayan insanların belirli bir kiliseye bağlı olması, pazar günleri kiliseye gelmeleri, ahlak kuralları çerçevesinde, kavga- gürültü çıkartmadan yaşamaları gerekiyordu. Yaşadıkları yer için para ödemiyor ve yiyecek yardımı alıyorlardı. Günümüzde hâlâ varlıklarını sürdüren 150 hofje bulunuyor. Artık buralar kiraya veriliyorsa da genellikle yine bazı kriterlere uymak gerekiyor. Hollanda’ya özgü bu özel yapılarla ilgili daha farklı bilgileri bu yapıları gezdikçe paylaşacağım. Hem buralar nasıl yerlerdir, hem de Hollanda’nın çeşitli yerlerine dağılmış hofje‘ların her birinin kendine has özelliklerini beraberce keşfedeceğiz. Ancak şimdi yine Alkmaar’daki şirin Hofje van Splinter‘a dönmek istiyorum.


On yedinci yüzyılın ilk yarısının sonlarında Margaretha Splinter’ın vasiyetiyle kendi evinin bulunduğu araziye, varlıklı ailelerden gelen sekiz yaşlı, yalnız ve yoksul kadının yaşaması için sekiz minik ev yapılmış. Yapının girişinde bulunan oda, yöneticilerin çalıştıkları kısım. Yöneticiler genellikle kurucu kişinin ailesinden ya da dostlarından oluşan dört kişilik bir kurulda olup vasiyetin yerine getirilmesini sağlıyorlardı. Yoksullar evinin inşasının takibi ve yoksullar evinin genel işleyişini düzenliyorlardı. Yönetim kurulu bazen yüzyıllarca aynı ailenin elinde kalabiliyordu. Splinter yaşlılar evinin ilk yöneticiler kurulunda Margaretha’nın yeğenleri bulunuyordu. Hofje van Splinter’da evler tek bir sıra halinde olup önlerinde ahşap beşik tonozlu bir revak bulunuyor ve ordan da minik bir iç avluya çıkılıyor. Revak, renkli yassı taşlarla döşeli. Çimlerle kaplı avlunun etrafında rengârenk çiçekler ve bir de kuşların gelip su içebilmeleri için konulmuş taştan bir su kabı ve üstünde de minik bir kadın heykeli var. Kalabalık kentin içinde bir vaha burası, bir kapıdan girip, uzunca bir koridoru geçip böylesine sessiz, tüm bir kentin keşmekeşinden uzaklaşabileceğinizi hayal etmek bile güç. Ancak dediğim gibi bunun gibi 150 tane daha var Hollanda’da ki bunların en bilineni de Amsterdam’ın göbeğinde, hem göz önünde hem de olabildiğince saklı. Revaklı alandaki sandalyeler, masalar, asılmış süsler günümüzde burada yaşayan kadınların ortamlarını çok sevdiğinin bir göstergesi. Her ne kadar özel bir yaşam alanı olsa da, hofje‘ların büyük çoğunluğu ziyarete açık, taa ki akşam olup da dış kapı kapanana kadar.
***
En üstteki, Hofje van Splinter’ı ziyaretimde gördüğüm, uzun giriş koridorunda çerçevelenmiş şekilde asılı olan ve muhtemelen yirminci yüzyıl başlarında çekilmiş bir fotoğraf.


