Dalgalar ve Tuğlalar
Amsterdam’a sıklıkla gitmeme rağmen kentin bazı noktalarını fazla tanımdığımı düşünmüşümdür hep. Genellikle bir müzeye ya da minik bir alışveriş için merkezine gittiğimde işlerimi halledip eve dönerim. Kalabalıklar beni bunaltmaya başladığından beri durum genellikle böyle. Hollanda’da yaşamaya başlamadan önceki ziyaretlerimde sokaklarında kaybolmayı çok severdim halbuki. Son birkaç aydır hepimizin ortak sorunu olan COVID-19 nedeniyle bu yaz buralardan çok da uzaklaşamayacağımı anlayınca daha sık bisikletimle dolaşmaya ve etrafımdaki kentleri daha da iyi tanımaya karar verdim. Böylelikle de dün Amsterdam’ın güney mahallelerinde dolaşırken buldum kendimi. Bu öylesine verilmiş bir karar değildi çünkü asıl amacım yaklaşık yüz yıl önce buralara inşa edilen konutları görmek ve onları ayrıntılarıyla incelemekti.


1901 yılında yürürlüğe giren Konut Yasası ile Amsterdam’ın birçok yerinde olduğu gibi güneyinde de bu yasa gereğince işçilerin ödeyebilecekleri konutlar yapılmaya başlandı ve yaşanmaz durumdaki yerler yıkıldı. Kurulan onlarca sosyal konut derneği, dönemin önde gelen mimarlarına, gittikçe gelişen ve büyüyen kentin dört bir yanında işçilerin çok daha iyi koşullarda, sanat ve kültürle bir arada yaşayacakları konutlar sipariş ettiler. O dönemde gelenekselleşmiş mimarlık anlayışına karşı çıkan bir grup genç mimar, 1916 yılında, günümüzde artık Amsterdam Okulu olarak bilinen bir mimari akım başlattılar.


Amsterdam’ın güneyinde yani Oud Zuid denilen bölgede de olan buydu; Amsterdam Okulu mimarisi! Amsterdam Okulu mimarlarını, heykeltıraşlarını, tasarımcılarını bir araya getiren, genel görüşlerini ve üretimlerini yayınladıkları Wendingen (Dönemeçler /Değişimler) (1918-1931) dergisi olmuştu. Amsterdam Okulu mimarisi, Berlage’nın akılcı, son derece geleneksel üslubunun aksine ifadeci, simgeci, ilhamını doğadan alan, romantik ve hayal gücüne dayanan bir özelliğe sahipti. İngiliz Arts and Crafts Hareketi’nden, Art Nouveau ve Art Deco’dan beslenen Amsterdam Okulu oldukça farklı tuğla ve çatı kiremiti kullanımı ile kendisini çok kolay belli eder kentin genel görünümü içerisinde. Fayans, ahşap, yonu taşı, ferforje, heykel, vitray kullanımına sadece yapılarda değil, kent mobilyalarında, köprülerde de rastlanır. Bir yapının içiyle dışının uyum içerisinde olmasına özen gösterildiğinden mobilya, kumaş ve cam tasarımları, yapıların üstüne gelecek isimler ve numaralar için tipografi çalışmaları önem taşıyordu. Sonuç olarak ortaya çıkan bütünlüklü bir sanat yapıtı yani gesamtkunstwerk oluyordu.


Berlage’nın yaptığı kent planları gereğince Michel de Klerk, Piet Kramer, Joan Melchior van der Mey gibi mimarlar kolları sıvayıp bazen bir sokak boyunca devam eden büyük konutlarını tasarladılar. Dalgalanan cepheler, kulelerle, farklı balkon ve çıkıntılı pencere uygulamaları ile hareketlendirilen binalar, Hildo Krop’un heykel ve kabartmalarıyla bezenen köprüler ve binalar gelişmiş bir estetik anlayışın ürünü.


Gezime başladığım noktadaki büyük apartmanların bahçelerinin Marinus Vreugde, Jan Trapman ve Willem IJzerdraat gibi heykeltıraşların Ortaçağ temalı heykelleri ile bezendiğini gördüm. Konutların pencereleri genellikle küçük olmakla birlikte onlar da çeşitli şekillerde yapıldıklarından cephenin hareketliliğinde etkililer. Amsterdam Okulu yapılarının görkemli ve ifadeci görünümlerine bir tepki olarak tasarlanan (Bauhaus’un da sade ve açık çizgisindeki) bir başka yapı da bu bölgede, Zomerdijkstraat’ta yer alır. Sanatçıların yaşama ve atölye alanı olarak düşünülen 1935 tarihli bu yapı karşıtlıkları görmek açısından oldukça ilginç. Bölgedeki tamvay deposu, Hildo Krop’un fok balığı ve şövalye heykelleriyle canlanan Piet Kramer’ın 1921’de tasarladığı köprü ve köprü kulübeleri, evlerde henüz banyo yokken bölge halkının temizlik ihtiyacının karşılandığı 1926 tarihli sekizgen hamam dünkü gezimi daha da etkileyici hale getiren yapılar.


Amsterdam Okulu yapıları Amsterdam’ın birçok bölgesine yayılmakla kalmamış, Hollanda’nın çeşitli kentlerinde, hatta bir zamanlar Hollanda’nın sömürgesi olan Endonezya’da da mimar Liem Bwan Tjie aracılığıyla kendine yer edinmiştir. Dün Amsterdam’daki bu yapıların sadece küçük bir kısmını görebildim. Her yeni sokakta yeniden şaşırdım, yeniden heyecanlandım. Amsterdam Okulu mimarlığı dünyaya bir armağan bana soracak olursanız. Hem ortaya çıkış şekli hem de mimarları ve tasarımcılarının idealleri bu akımı benzersiz kılıyor. Önümüzeki zamanlarda daha da fazla tanımaya çalışacağım bu mimari akımın örneklerini blog sayfalarımda bulabileceksiniz. Birbirleriyle ilişkili yazılarıma, yazılarımın altındaki “tag”leri seçerek ulaşabilirsiniz.
***
Fotoğraflar: T. Kazancı, 21.6.2020


