Tülay'ın Atkısı

Gemideki işçiler

“Çok uzun bir zaman boyunca güzelliklerden yoksun yaşamak zorunda kalan işçi için hiçbir şey gereğinden fazla güzel değildir.” mottosu 1919 yılında mimar Michel de Klerk’in Amsterdam’ın batısında işçilerin yaşayacağı konutları yaparkenki çıkış noktası olmuştu. Geçen yüzyılın başında sosyal konut dernekleri, dönemin önde gelen mimarlarına, gittikçe gelişen ve büyüyen kentin dört bir yanında işçilerin çok daha iyi koşullarda, sanat ve kültürle bir arada yaşayacakları konutlar sipariş etmişlerdi. İyi koşullar ne demekti yirminci yüzyılın başındaki Amsterdam’da? Günümüzde büyük ölçekli bir masal diyarını, kutu kutu dizilmiş yapılardan oluşan bir maket kenti hatırlatan; İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler’in bile bombalamaya gönlünün elvermediği rivayet edilen Amsterdam’da hayat işçiler için nasıldı?

19. yüzyıl sonlarında bir işçi evinin rekonstrüksiyonu- Museum Het Schip Foto: T. Kazancı, Haziran 2020

Bunun cevabı kolay olmamakla birlikte hem yazılı belgelerin hem de on dokuzuncu yüzyılda yeni gelişen fotoğraf teknolojisi ile profesyonel/amatör fotoğrafçıların kâğıda aktardıkları enstantanelerin ortaya koydukları bize oldukça açık bir fotoğraf sunuyor. Sanayi Devrimi’yle birlikte çalışmak üzere kentlere akın edenlerle köyler boşalmaya başlamış, kentlerde ise sıkışık neredeyse üst üste denilebilecek türden bir yaşam başlamıştı; kentler böylesi insan kalabalıklarını barındıracak yapılara sahip değildi. Fabrikalarda uzun saatler boyunca çok az para karşılığında çalışmak zorunda kalan çok çocuklu aileleriyle işçiler için ‘ev’ olarak adlandırdıkları yerler, derme çatma ahşap kulübeler ve çoğu zaman gün ışığının dahi girmediği, yağışlı havalarda yağmur sularının dolduğu tek göz bodrum katları idi. Böylesi derme çatma bir ‘evin’ rekonstrüksiyonunu yukarıdaki fotoğrafta görebilirsiniz. Tüm bir aile bu mekanda hem uyuyor, hem yemek pişirip yiyor hem de kenarda duran bir kovada tuvalet ihtiyacını gideriyordu, varın siz düşünün bu ortamın ne kadar sağlıklı olduğunu! Havalar müsait olduğunda herkes soluğu sokakta alıyordu haliyle. Ancak bu elverişsiz yaşam koşulları sadece yoksul işçilerin değil, zaten hep orada yaşamış olan kentlilerin de sağlığını tehlikeye attığından sesler yükselmeye başlamış, daha on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında bir dernek oluşturulmuş ve ilk işçi konutları 1853 yılında Jordaan semtinde daha önce ahşap kulübelerin durduğu yerde yükselmeye başlamıştı. Bir oda ve salondan oluşan bu modern evlerde işçilerin en temel mobilya ihtiyaçları da karşılanmıştı.

Het Schip- Müze ve Sosyal Konut, Foto: T. Kazancı, Haziran 2020.
Het Schip- Müze ve Sosyal Konut, Foto: T. Kazancı, Haziran 2020.

Bir önceki ‘Dalgalar ve Tuğlalar’ başlıklı yazımda da bahsettiğim 1901 yılında yürürlüğe giren Konut Yasası (bu türden bir yasayı çıkartan ilk ülke Hollanda olmuştur) ile birlikte işçilerin kirasını ödeyebilecekleri konutları yapmak üzere çeşitli sosyal konut dernekleri kurulmaya başlanmış ve devlet de bu konutlar için ödenek ayırmıştı. Böylesi sosyal konutlar inşa edileceği zaman akla ilk gelen isimlerden birisi Michel de Klerk oluyordu. Zira mimarın ilk yaptığı binalardan birisi işçi konutuydu ve kendisi de sosyalist görüşlere sahip olduğundan bu işe en uygun aday gibi görünüyordu. Michel de Klerk (1884-1923) çocukluğunu Amsterdam’ın Yahudi mahallesinde yokluk içinde geçirmişti. Okulda keşfedilen çizim yeteneği ona zanaat okulunun kapılarını açtı. Henüz on dört yaşındayken bürosunda çırak olarak çalışmaya başladığı mimar Eduard Cuypers (amcası Pierre Cuypers, Rijksmuseum ve Amsterdam Merkez Tren İstasyonu’nun mimarıdır) onun mimari ressamlığı eğitimi almasını sağladı. Cuypers her ne kadar kendisi geleneksel bir mimar olsa da bürosunda çalışanlara destek oldu ve onları kendi yönelimleri konusunda serbest bıraktı. Böylece Amsterdam Okulu olarak bildiğimiz mimari akım De Klerk’le birlikte aynı büroda çalışan, Joan Melchior van der Mey ve Piet Kramer’ın öncülüğünde ortaya çıktı.

Het Schip- Müze ve Sosyal Konut, Foto: T. Kazancı, Haziran 2020.

Tıpkı De Klerk gibi sosyal konut dernekleri de işçilerin iyi ve güzel konutlarda yaşamaları gerektiğini vurgulamış ve idealist yöneticiler de bunu desteklemişti yirminci yüzyıl başında(!). Dernekler sahip oldukları binalarla övünmek istiyorlardı. De Klerk şeklinden ötürü halk arasında Het Schip (Gemi) olarak bilinen sosyal konutu başta olmak üzere yaptığı konutlarla bu gururu yaşatmıştı derneklere. Amsterdam Okulu mimarisinin baş yapıtlarından olan bu ‘Gemi’yi geçen ay ilk kez ziyaret etme şansına eristim. Sizinle gördüklerimi paylaşmak isterim.

Het Schip- Mutfak, Foto: T. Kazancı, Haziran 2020.
Het Schip- Salondan ayrıntı, Foto: T. Kazancı, Haziran 2020.

Kalabalıklaştıkça sınırları genişleyen Amsterdam’ın batısında 1919 yılında Eigen Haard (Kendi Yuvan) Sosyal Konut Derneği tarafından yaptırılan bu devasa kiremit rengi konut bloku, kendisinden başka bir kaç Amsterdam Okulu tarzında inşa edilmiş konut blokuyla mahallenin ruhunu ve genel atmosferini belirliyor. Yapının etrafında gerçekleştireceğiniz bir yürüyüş, detaylara da durup durup bakmak isterseniz en az 15-20 dakinanızı alıyor. Günümüzde hala sosyal konut olma özelliğini sürdüren bu yapıda hâlihazırda onlarca aile yaşıyor. Fakat yapının bir kısmı müze olarak 2001 yılından beri görülebiliyor. Amsterdam Okulu’nu, Sosyal Konut Yasası’nı daha iyi anlamak, on dokuzuncu yüzyılda bir işçi ailesinin hangi koşullardan çıkıp hangi koşullarda yaşamaya başladığını görmek açısından oldukça eğitici, göz açan bir müze olduğunu belirtmeliyim.

Het Schip- Müze ve Sosyal Konut, Foto: T. Kazancı, Haziran 2020.

Yapı dışarıdan bakıldığında kiremit rengi tuğlaların farklı formlarda bir araya getirilmesi, değişik çatı uygulamaları, her köşede farklı şekillerde uygulanmış pencere çözümleri, ara ara beliren sivri ve yuvarlak kuleleri, hiç beklenmedik anlarda kemerlerin geçit verdiği açık alanları ile her defasında şaşırtan, hayal gücümüzü harekete geçiren bir yapı. Yapının yanı başındaki 1916 tarihli De Veulens (Taylar) Anaokulu, müzenin bulunduğu yer. Müze rehberi sizi alıp önce avluya çıkartıyor ve bir deniz konteynerinin içindeki eski işçi evi rekonstrüksiyonunu gösteriyor. Avluda bir araya getirilen posta kutusu, sokak lambası, otobüs durağı, pisuar gibi Amsterdam Okulu tasarımcılarının yaptıkları sokak mobilyaları ile 1920’lerde Amsterdam sokaklarının nasıl göründüğünü hissedebiliyorsunuz. Rehber yine avluda bulunan ilginç çatılı bir yapının toplantılar ve düğün, doğum günü kutlaması gibi çeşitli sosyal olaylar için kullanılan bir mekân olduğunu anlatıyor. Bunun ardından ‘Gemi’deki bir dairenin içini görmek amacıyla avludan içeri geçiyoruz. Burası sivri kulenin (ilk fotoğraf) hemen altında bulunan ve bir zamanlar yine aynı binada yer alan postanenin müdürünün konutuymuş. Günümüzde ise burası örnek konut olarak müzeye dahil. 1920’lerde bir mutfakta bulunması gereken her şeyle döşenmiş bir mutfak; dönem mobilyaları, resimleri ile döşenmiş modern bir salon, iki yatak odası ve banyo ile işçilerin derme çatma bir odadan oluşan konutlarından sonra modern, hijyenik ve insani koşullarda yaşayabilecekleri bu daireleri nasıl karşılamış olabileceklerini hayal edebiliyorum ancak.

Dönemin idealist sosyal konut dernekleri, kent yöneticileri, Michel de Klerk ve onlar gibi düşünen birçok mimar, heykeltıraş, mobilya tasarımcısı için büyük bir başarı olduğunu düşünüyorum bugün içinde durup bir asır sonraki gözlerle baktığımız bu yapının. Özellikle de bugün Amsterdam Okulu’nun tarihini ve yaptıklarını belgeler, fotoğraflar ve çeşitli nesnelerle bize aktaran anaokul içerisindeki müzede gördüklerimden sonra. Sanayi Devrimi’nin daha yeni hız kazanmaya başladığı on dokuzuncu yüzyıl sonunda bile seri üretime karşı zanaatin ve zanaatçının sahiplenildiği, mimarından fayans tasarımcısına, cam üflemecisinden mobilyacısına kadar herkesin kol kola, kafa kafaya birlikte ürettiği, düşündüğü ve bunun da destek gördüğü bir zamanın aynası bu şahane müze. Fiziksel ve ruhsal olarak ihtiyacımız olan nedir? En temel, en insani beklentilerimiz karşılanıyor mu? Her şeyin hızlı, seri ve ruhsuz bir şekilde üretildiği çağımızda böylesi bir sosyal konutun varlığı (ve varlığını da amacına uygun sürdürüyor olması) aslında birçok sorumuzun yanıtını oluşturuyor.
******
Not: Het Schip Müzesi’nden daha fazla fotoğraf görmek için instagram/atelier.tulaykazanci adresine bakabilirsiniz.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *