Vita somnium breve*
Yaşanmışlıklar, geçen yıllar tuvalde ya da kağıt üstünde tıpkı yüzümüzdeki gibi derin çizgiler, izler bırakır. Bundandır ressamların yaşlı insanları ayrı bir dikkat ve özenle seçip ölümsüzleştirmesi. Kırışan deri, çöken avurtlar, alındaki çizgiler ressamlar için birer ifade aracı haline gelir ve bir ömrün sonuna gelip yaşadıklarını yüzünde, ellerinde taşıyanlar da var olmaya devam ederler böylece. Karşılıklı bir alış-veriş gibidir bu; ressamı etkileyen ona ilham veren kişi onun karşılığında sonsuza dek yaşayacaktır.

Amsterdam’ın merkezinde Jodenbreestraat’ta bulunan ve günümüzde Rembrandt Evi Müzesi olarak ziyarete açık olan Rembrandthuis son zamanlarda oldukça sessiz. Neredeyse bir yıldır turist kalabalıklarının katlarını doldurmadığı bu görkemli ev, Rembrandt’ın ününün doruğundayken 1639 yılında yaşamaya başladığı, öğrenciler yetiştirdiği ve 1658’deki iflasına kadar yaşadığı yer. Evin hemen yanındaki modern binada müzenin geçici sergilerine yer veriliyor. Bu tuhaf zamanlarda daha önceden planlanmış sergilerini -yapıtların başka ülke müzelerinden, koleksiyonlarından gelemeyişi nedeniyle- tam da istedikleri gibi gerçekleştiremeyen müzeler, gözlerini son zamanlarda kendi koleksiyonlarına ve depolarında duran sayısız yapıta çevirmeye başladı. Müze ziyaretçilerinin çok da fazla görmediği bu yapıtlar şimdilerde daha fazla görünür oldu. İyi de oldu bu açıdan bana sorarsanız.
Geçtiğimiz hafta yolumu Rembrandthuis’e Leef/Tijd ziyaret etmek için düşürdüm. Leef yaşamak, tijd zaman anlamlarına gelirken, Leeftijd ise Hollandaca’da yaş anlamına geliyor. Böylelikle müze, bir kelime oyunu ile kendi koleksiyonları içinden seçilmiş yapıtlarla yaş alma, zaman, yaşlanma üzerine bir düşünsel, duygusal yolculuğa davette bulundu. Özellikle de pandeminin beraberinde getirdiği doğal kısıtlamalardan dolayı belki de en çok yalnız kalan ve üzülenler yaşlılar oldu. Tam da bu sebepten ve bir müzayededen yeni satın alınan bir resim nedeniyle, müze bu konuya eğilmek istemiş.


Koleksiyona yeni katılan resim (resim 2), üslup ve renk kullanımındaki benzerlikler açısından Rembrandt’ın 1650’lerde öğrencisi olduğu düşünülen Abraham van Dijck’e (1635-1680) ait. İlk imzalı yapıtı 1655 yılına tarihlenen sanatçı ile ilgili çalışmalar oldukça sınırlıydı, ta ki Het Rembrandthuis küratörlerinden David de Witt geçtiğimiz aylarda onun kapsamlı bir monografisini yazana kadar. 1656 tarihli yapıtta uzun sakalı, elinde fırçalarıyla uyuklayan bir ressam görürüz. Gün içerisinde oturduğu yerde çenesi göğsüne değen, arada da birden gözlerini biraz sonra tekrar kapatmak üzere açan bir yaşlıdır bu bize de oldukça tanıdık gelen. Yine Van Dijck’e ait aynı tarihi taşıyan bir başka resimde bu sefer tam aksi yönde uyuklayan başka bir sakallı yaşlı ile karşılaşırız. Stefan Kuiper Volkskrant gazetesine yazdığı makalesinde hoş bir şekilde sağdaki adamın portresini yaptırmak için bu ressama gittiğini, ancak daha ilk dakikalardan sonra uyuklamaya başladığını, müşterisini uyandırmak istemeyen ve kendisi de uykusuz bir gece geçirmiş olan ressamın bunun üzerine göz kapaklarının kapandığını varsayıyor.
İnsan yaşamının evreleri geleneksel olarak Batı sanatında genellikle dört, yedi ya da on aşamada gösterilir. Doğumla başlayan süreç, çocukluk, gençlik olgunluk ve yaşlılık çeşitli aşamalarla, bazen de bir merdiven sembolizmi içerisinde sunulur. Merdivenleri tırmanmaya başlayan çocuk olgunluk yaşından itibaren o basamakları inmeye başlar örneğin. Son basamaklardaki yaşlılar artık tüm hayatın yorgunluğunu omuzlarında taşıyan, düşünceli ve zaman zaman da hüzünlü bireylerdir. Bazen de bir kompozisyonun içine, ilk bakışta dikkatimizi çekmeyecek şekilde, çeşitli yaş evrelerindeki insanlar yerleştirilir. Yaşlılıkla birlikte hayatın sonuna gelinmiştir ve dolayısıyla yaşamın geçiciliğini de sembolize eden bir evredir bu; memento mori yani ölümü düşünme ve fâni olduğumuzu hatırlama zamanıdır. Özellikle on yedinci yüzyılda sıklıkla karşımıza çıkan natürmortlardaki kum saati, yeni sönmüş bir mum ve ya kurukafanın bize işaret ettiği şey yaşlı insan resimlerinde vücut bulur.


İnsanları tüm duygu durumları ve fiziksel koşulları ile en iyi betimleyen Rembrandt usta elbette ki yaşlılara da haklarını verir. Onların gözlerinde var olmaya devam eden ışığı yakalamayı bildiği gibi, yaşlı bir bilgenin tefekkür halini, yorgun bedenlerini binbir güçlükle ayakta tutuşlarını ya da yorgunluğa yenik düşerek ağırlaşan gözkapaklarını büyük bir şefkat, dikkat, özen ve gerçeklikle aktarır. Özellikle gravürlerindeki her bir çizgi yaşlı insanları adeta anıtsallaştırır. Rembrandt’ın teknik gücü ışık- gölge (chiaroscuro) ya da renk kullanımında olduğu kadar -hatta belki de daha çok- çizgilerindedir. Annesinin yüzünü betimlediği ya da en baştaki resimde uzaklara dalıp gitmiş yaşlı adamın içe dönük sessizliği bize çok şey anlatır. Yaşlı ve kör Tobit’in yaklaşmakta olan oğlunu karşılamak üzere kapıya yönelişi sırasında karısı Anna’nın çıkrığını devirmesi (yönünü de şaşırmıştır aslında) ve oğlu Tobias’ın köpeğinin ayaklarına dolanması yaşlılığın savunmasız ve zayıf yanlarını gözler önüne serer.
Büyük ustanın işleri her çağda sanatçıları etkilemeye devam etmiştir. Tıpkı sergide çalışmaları sergilenen Amsterdamlı sanatçı Aat Veldhoen (1934-2018) gibi. Veldhoen etrafındaki yaşlılara Rembrandt’ın heyecanı ve merakıyla bakabilmiştir. Onların güçlü yönlerini ve zayıflıklarını benzer şekilde ortaya koyar. Aslında bu açıdan bakınca aradan geçen yüzyıllara rağmen hayatı algılayış ve ölümlülüğe yaklaşım çok da değişmemiş gibidir. Hayat kısa bir rüya gibidir* (Vita somnium breve) ancak sanatçılar kendileri göçse bile yapıtlarıyla yaşamaya devam ederler.
NOT: Museum Het Rembrandthuis’te 29 Kasım’a kadar görülebilen Leef/Tijd sergisinden daha fazla görsele instagram/atelier.tulaykazanci hesabından ulaşabilirsiniz.


